2 Mart 2020 Pazartesi

Esir kamplarında Cihada teşvik

1.Dünya Savaşı patlak verdiğinde yüz binlerce Rusya Müslümanı gönülsüz de olsa Çarlık Rusya ordusunda yer almış, daha doğrusu buna zorlanmıştı. Tebaası oldukları ülkenin Osmanlı’ya karşı savaştığını biliyorlardı. Çar rejiminin Osmanlı cephelerinde savaşmayacaklarını belirtmesi onları yatıştırabilmişti.
Almanlarla savaşın başlaması yüzbinlerce Rus askerinin esir düşmesine yol açar. Büyük kısmı Rusya Müslümanlarıdır ve çoğu kendiliğinden teslim olmuştur. Şunu da ekleyelim: Almanlara esir düşer düşmez yetkililere, Osmanlı tarafında savaşmak istediğini söyleyen binlerce Müslüman olmuştur. Bu haberi İstanbul’a bildiren Berlin memnundur. Vaziyeti öğrenen Enver Paşa da Almanya’nın memnuniyetine ortak olur.1 Sonuçta orduya takviye bir kuvvet gelecektir.
Almanların yıllardır süren projeleri gereği Müslümanlarla iyi ilişkiler kurulması gerekiyordu. Rus, İngiliz ve Fransız ordularından esir düşen Müslüman askerlere dahi iyi muamele edilecek, evlerindeymişler gibi ilgi gösterilecekti. 30 Ağustos 1914’te İstanbul elçisi Wan genheim tarafından Alman Dışişlerine çekilen telgrafta esir düşen Müslümanlar hususunda tavsiyeler bildirilir. Kendisine ilham veren kişi ise Osmanlı Meclis-i Mebusan üyesi, İttihat ve Terakki çevresinden Şekip Arslan’dır. Wangenheim ile yaptığı görüşmede esir Müslümanların İstanbul’a, halifenin yanına gönderilmesinin İslam dünyasında coşkuyla karşılanacağını söyleyen Arslan, bunun şimdiye kadar yapılan propagandalardan daha olumlu sonuç vereceğini belirtmiştir.2 14 Kasım 1914 günü İstanbul’da Cihad-ı Ekber ilan edilince Şekip Arslan’ın arzusu da, Almanların isteği de gerçekleşir. Payitahtta bayram havası vardır. Zira Alman esir kamplarında tutulan farklı ülkelerin tebaasından Müslümanlar getirilmiş, dünyaya Müslümanların birlik olduğu mesajı verilmiştir.

MEHMET POYRAZ
DERİN TARİH DERGİSİ MART 2020 SAYI: 96

15 Kasım 2019 Cuma

Cihad-ı Ekber ve Asya Taburu

14 Kasım 1914 günü Cihad-ı Ekber'in ilan edilmesinin ardından ümmet bilinciyle yaklaşık iki yıl Irak Cephesi'nde savaşan ve Abdürreşid İbrahim'in katkısıyla Rusya Müslümanları'ndan oluşan Asya Taburu'nu anlatmaya gayret ettiğimniz bu çalışmada, kahraman askerlerimizin o dönem yaşadıklarına kısaca değindik. Süreli bir yayında Asya Taburu hakkında en kapsamlı çalışmayı yaptığımıza inanırken temennimiz onların unutulmamasıdır.


Birinci Dünya Savaşı’nda Çarlık Rusya ordusunda askere alınmalarının ardından esir kamplarına düşenlerle gönüllü olarak teslim olanların ve buradan da Cihad – ı Ekber’in ilan edilmesiyle Osmanlı ordusunda yer alarak iki yıla yakın bir süre, 1916 – 1918, Irak Cephesi’nde kahramanca savaşan Asya Taburu’nu oluşturan Rusya Müslümanlarını anlatmaya çalışacağız.

Bildiğiniz gibi, Birinci Paylaşım Savaşı başladığında Almanya, Osmanlı ve Avusturya – Macaristan devletleri müttefikti. Öte yandan Almanların yıllardır süren İslâm projeleri gereği Müslümanlara her zaman iyi davranmaları gerekiyordu. Hatta Rus, İngiliz ve Fransız ordularından esir düşen Müslüman askerlere bile çok iyi davranılacak, evlerindeymişler gibi ilgi de gösterilecektir. 


MEHMET POYRAZ

SEBİLÜRREŞAD DERGİSİ KASIM 2019 SAYI: 1046


Yazının tamamını okumak için...


14 Ekim 2019 Pazartesi

Birinci Dünya Savaşı'nda Alman esir kamplarındaki Rusya Müslümanları

Almanya ve Avusturya – Macaristan, Osmanlı ile müttefikti ve dolayısıyla İttifak Devletlerini 
oluşturuyordu. İttifak’ın ortak düşmanlarından biri olan Rusya ordusundaki Müslümanlar da, daha çok kuzeyde yer alan İdil – Ural sahasındandı, Tatar ve Başkurt olarak bilinen Türklerdi. 29 Ekim 1914 günü Karadeniz’de Rus donanmasına saldırarak savaşa dahil olan Osmanlı Devleti, bir yandan cephelerde çarpışırken bir yandan da esir düşen Müslümanlarla ilgilenir.


Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, yüz binlerce Müslüman, İtilaf Devletleri; Rusya, İngiltere ve Fransa adına, Osmanlı’ya ve İttifak Devletleri’ne karşı cephelere sürülmüştü. Çanakkale ve Kutûl Amare’de Osmanlı’ya karşı Arap Müslümanlar silah doğrulturken, Rusya Müslümanları da Batı Cephesi’nde Almanlara karşı mücadele etmekteydi. Bu Müslümanların önemli bir kısmı, Müslüman’a kurşun attıklarını ancak cephelerde fark etmişti. Almanya ve Avusturya – Macaristan, Osmanlı ile müttefikti. İngiltere ve Fransa ordusundaki Müslümanlar; daha çok Hintli, Tunuslu, Cezayirli ve Faslıydı. Rusya ordusundaki Müslümanlar da, daha çok kuzeyde yer alan İdil – Ural sahasındandı, Tatar ve Başkurt olarak bilinen Türklerdi.

MEHMET POYRAZ 

SEBİLÜRREŞAD DERGİSİ EKİM 2019 SAYI: 1045


Yazının tamamını okumak için...

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Felsefe alimi Babanzâde Ahmet Naim

Yazı hayatına 1901 yılında Servet-i Fünun dergisinde başlayan Babanzâde Ahmet Naim 1872 Bağdat doğumludur. Servet-i Fünun’daki ilk yazıları Arap edebiyatından seçtiklerinin tercümeleri ve bunlara koyduğu şerhlerden oluşan Babanzade felsefe alimi olarak da bilinir. Her ne kadar Batı’ya hayranlığı ön plana çıksa da fikir dünyasının temelinde şiddetli bir şekilde maddecilik karşıtlığı yatmaktaydı.

Kendisine daha çok Arapçacı dense de, yazılarında Türkçeyi mükemmel kullanmasıyla da bilinir. Sadece Arapçadan çeviri yapmıyordu, Fransızcadan da çeviri yapmıştır. Ses getiren çevirisi dönemin filozoflarından Fransız George Fonsgrive’ın psikoloji kitabıdır. Babanzade Ahmet Naim, “İlmü'n Nefs” adıyla Türkçeye çevirdiği bu psikoloji kitabında tam 1900 terime felsefi karşılık bulmasıyla da bilim dünyasına katkı sunmuştur. Galatasaray Sultanisi ve Mülkiye Mektebi’nde öğrenim gören Ahmet Naim, Hariciye Nezareti Tercüme Kalemi’nde bir süre çalıştıktan sonra Maarif Nezareti Yüksek Tedrisat müdürlüğü (1911-1912) görevinde bulunur. Ardından Galatasaray Sultanisi’nde (1912-1914) Arapça öğretmenliği yapar.

Maarif Nezareti Telif ve Tercüme Odası üyeliği de yapan Ahmet Naim, Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde; mantık, felsefe, ruhiyat ve ahlâk müderrisliği görevinde de bulunur. 1915 yılında başladığı müderrisliği, Darülfünunun lağvedildiği 1 Temmuz 1933 tarihine kadar sürer.
Milli Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un, “Ashaptan sonra en sevdiği kişi” olan Ahmet Naim, Arapça, Farsça ve Fransızcayı mükemmel derecede biliyordu. Bu dil bilgisi onu Doğu ve Batı kültürüne hakim kılmasına neden oldu. Kaleme alacağı konuları Doğu ve Batı’ya göre araştırır ona göre yazardı. Hayatı bir mütercim olarak geçse de, sıradan bir mütercim değildi. Tenkitler yapan bir alimdi. Mehmet Âkif ile birlikte özel bir Türkçe lügat çalışmasına girişirler. Söz konusu çalışma yarım kalır. Babanzade Ahmet Naim İslam’a sıkı sıkıya bağlıydı.

İttihad-ı İslam fikrine zarar verecek fikirlere şiddetle karşı olmasıyla da bilinirdi. Milliyetçiliğin ortaya çıktığı dönemde birçok yazar bu tarafa doğru sapma gösterirken Ahmet Naim bu hareketten kendisini hep korumuştur.

Türk olmadığı için milliyetçiliğe evrilmediği daha çok gündeme getirilse de, Arap milliyetçiliğine karşı oluşu pek fazla dile getirilmedi. Arap İttihat Kulübü’nü milliyetçi bulan Ahmet Naim her fırsatta bu kulübün ismini de fikirlerini de tenkit etmiştir. Zira bu kulüp İslam birliğine zarar verecektir. Kavmiyetçiliği İslam’ın en büyük düşmanı olarak gören Ahmet Naim, bu hareketi hastalık olarak tasvir ederken, Batı’nın da kontrolünde olduğuna vurgu yapmıştır.

 Sıratımüstakim ve Sebîlürreşad’da birbirinden değerli yazılar kaleme alan Ahmet Naim’in vefatı bir namaz edası sırasında olur. 14 Ağustos 1934 tarihinde öğle namazının ikinci rekatında Hakk’a yürüyen Babanzâde Ahmet Naim’in naaşı Edirnekapı Şehitliğine defnedilir. Dönemin Cumhuriyet gazetesinde vefat haberini iki satırla geçiştirir:

“Eski Dârulfünûn müderrislerinden Babanzâde Naim dün vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.”

Vefatının haberini alan can dostu Mehmet Âkif şöyle der:
“Naim’in vefat haberi üzerime dağ gibi yıkıldı.”


MEHMET POYRAZ

SEBİLÜRREŞAD DERGİSİ AĞUSTOS 2019 SAYI: 1043

14 Mayıs 2019 Salı

Bakü notları

Bakü’de kaldığımız üç gece dört gün boyunca iklim devamlı değişkenlik gösterdi. 
Rüzgarlı şehir olarak da bilinen Bakü’de sıcağı da gördük fırtınayı da… 
İşte Bakü’de geçirdiğimiz dört günün kısa hikayesi...


Darül-ü İslam’ın Kafkasya bölgesinde yer alan Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de, Sebilürreşad ve EkoAvrasya ailesi olarak çok güzel birkaç gün geçirdik. Burada bulunduğumuz süre oldukça kısaydı, fakat Bakü günlerimizin anlatılması binlerce kelimeyi bulabilir. Bir yandan “Âkif’ten Vahabzade’ye İstiklal” etkinliğimizi yürütürken, diğer yandan da sosyal ve kültürel temaslarda bulunmaya gayret ediyorduk.

Bildiğiniz gibi Azerbaycan’da Türkçe sorunu yok. Hemen hemen herkesle rahatça anlaşabilirsiniz. Görünen o ki eskisinden daha da ileriye gidilmiş Türkiye Türkçesinin kullanılması konusunda. Elbette buna televizyon kanallarının ve internet ortamının etkisi büyük. Özellikle gençler Türkiye Türkçesini çok güzel öğrenmişler. Nasıl öğrendiklerini sorduğumuzda TV’den öğrendiklerini söyleyiveriyorlar. Tabii merak da var. Dahası “iki devlet tek millet” olduğumuzun bilincindeler. Bu arada Azerbaycanlıların bildiği yabancı diller arasında Rusça başı çekmekte. Bir hanımefendiyle ayaküstü Rusça meselesini konuştuk. Rusça bilmenin iş bulmayı kolaylaştırdığını söyledi. Coğrafi konum bakımından haklıydı hanımefendi.

Azerbaycanlılar Türkiye’yi çok yakından takip ediyor. Türkiye’deki futbol takımlarını tutmakla kalmıyorlar, taraftarı oldukları takımlar yendiklerinde sokağa çıkıp sevinç gösterileri bile yapıyorlarmış. Bu ve benzeri bilgileri de ülkenin tanınmış sanatçılarından besteci ve söz yazarı Şemistan Ali Zamanlı’dan öğreniyoruz. Şemistan Bey ile, HUDER Genel Başkanı Avukat Hüseyin Kaya’yla birlikte gittiğimiz, Kaya’nın Rize’den çocukluk arkadaşı Yusuf Bey’in mekanında tanıştık. Sadece futbol takımlarını tutmuyorlardı Azerbaycanlılar, Türkiye’deki siyasi partileri de tutuyorlar. Hatta bu bahiste fikir geliştirip sohbetler edenlere de tanık olduk. Bu durumu oradayken hiç garipsemedik. Zira Türkiyeliye “gardaşımız” diyorlar, Türkiye’yi oldukça benimsiyorlar, kendilerinin de vatanı olduğunu söylüyorlar.

***

Bakü’de Türkiye bayrağını her yerde görmek mümkün.  Sebilürreşad Derneği Genel Sekreteri Metin Şehitoğlu ile beraber tanıştığımız Azerbaycan İlimler Akademisi’nin hocalarından Eşgane Hanım’ın bizi götürdüğü akademisyen Hatice İskenderli Hanımın çalışma odasında bunu net olarak gördük. Hatice İskenderli’nin masasında gözümüze ilk çarpan şey üçlü bayraktı. Türkiye, Azerbaycan ve Yeni Azerbaycan Partisi’sinin bayrakları bir arada ve baş köşede idi. Hatice Hanım aynı bayrakların evinde de olduğunu gururla anlattı. O an dalıp gittim. Hüzünlendim. Kendi kendime sordum, “Acaba bunu Türkiye’de kaç kişi biliyor?” diye.

Hatice İskenderli’nin odasında çiçekler vardı çeşit çeşit… Kurutulmuş faydalı bitkileri anlatırken ne içmek istediğimizi sordu. Bildiğiniz yerli çayımızdan istedik, siyah çay. Çayın yanında ikramlarda bulundu. Bu ikramları da masaya serdiği sofrada servis etti. Dört kişiydik ve hep beraber sofraya geçtik. Buna şaşırdığımızı anladı ve başladı anlatmaya. Annesi devamlı tembih etmiş. Ne yerseniz yiyin ama sofrasız olmasın demiş. Ayrılırken kitabını da hediye etti. Hatice İskenderli Hanımın yazdığı ve kütüphanemize getirdiğimiz kitabı, meşhur Azerbaycanlı klasik dönem şairi Nebati ile ilgili, Nebati’nin Sanatkarlığı.

***

Hatice İskenderli ve Eşgane Hanımlardan bulunduğumuz binanın arka tarafında akademinin kütüphanesi olduğunu öğrendik. Metin Şehitoğlu ile birlikte oraya gittik. Kütüphane müdiresi bizi çok iyi karşıladı. Biraz kitapları inceledik. Sebilürreşad Genel Yayın Yönetmeni Fatih Bayhan ile birlikte kaleme aldığımız “İslam’ın Rusya’daki Ayak İzi: Sultan Galiyev” kitabını kütüphaneye takdim ettik. Azerbaycan Milli Kütüphanesi’ne de vakit darlığından gidemesek de, Yunus Emre Enstitüsü Bakü görevlilerinden Nurane Tağiyave Hanım vasıtasıyla kitabımızı ulaştırdık. Malum, Galiyev’in yaşamının bir bölümü Bakü’de geçmişti. Kitabın burada bulunması önemliydi. Bu arada kitap 30 Nisan’da matbaadan çıkmış ve hemen dağıtıma verilmişti. Bizimde Bakü yolculuğu 1 Mayıs’ta başladığından yanımıza 15 civarında Sultan Galiyev kitabı almıştık. Heyecanlıydık.  Kitabı ne biz ne de diğer arkadaşlar incelemiş değildi. Aklımız kitapta kalmasın diye alelacele yanımızda kitap da getirmiştik. Böylece dostlarımıza Bakü’de imzalayıp hediye etmek nasip oldu. Sadece Sebilürreşad Yayın Kurulu Başkanı Recep Garip’e yolculuk hazırlığı esnasında kitabı Ankara’da takdim etmiştik. Orada bulunduğumuz süre içerisinde, Sebilürreşad ve EkoAvrasya heyetini güzel şekilde karşılayan Yunus Emre Enstitüsü Bakü Başkanı Cihan Özdemir Bey Sultan Galiyev kitabını ilk takdim ettiğimiz kişi olurken, ikinci kitap takdimini Azerbaycan Milli Meclisi Milletvekili ve gazeteci – yazar Ganire Paşayeva’ya yaptık. Tabii bunlar planlı değildi ve takdimler kendiliğinden olmuştu. Asıl hediyelerimiz Safahat ve Sebilürreşad nüshalarıydı. Sultan Galiyev’i çok iyi bilen ve Türkiye’de de ciddi biçimde tanınan Ganire Paşayeva’nın takdim sonrası söylediği sözleri de buraya alıyorum:
“Türk dünyasında Sultan Galiyev’in daha iyi anlaşılması adına bu çalışmayı önemsiyorum. Kitabın yazarları Fatih Bayhan ve Mehmet Poyraz’ı tebrik ediyorum. Türk ve Müslüman dünyasının gençleri mutlaka bu kitabı okumalı.”

***

TOBB Üniversitesi hocalarından Prof. Saleh Altunsoy da bizimle birlikteydi. Azerbaycanlı Saleh Hocamız aynı zamanda Sebilürreşad’ın yazarı ve yayın kurulu üyesidir. Bakü’ye vardığımızda misafir olarak değil de, daha çok ev sahibi gibi davranması bizleri mahcup etti. Bizlere, Sovyet ve Ermeni işgallerini anlattı. Ülke tarihi hakkında bilgiler de aktaran Saleh hocamıza özellikle teşekkür ediyorum.

Sebilürreşad’da Azerbaycan’ın ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ülkenin bağımsızlık tarihinde öncü isim olan Mehmet Emin Resulzade ile Mirza Bala Mehmetzade uzun süre Sebilürreşad’da yazılar kaleme almıştır. Rahmetle andığım ve geçtiğimiz yıllarda her ikisini de Sebilürreşad’da biyografi türündeki yazılarımda anlatmaya çalıştığım Resulzade ile Mehmetzade aynı zamanda Müsavat Hareketi’nin liderleriydi. Bu ziyarette Müsavat’ı yaşatan ve Sovyet döneminde ilk komünizm karşıtı hareketi başlatan Rauf Arifoğlu Beyle bir araya gelme fırsatımız oldu. Hüseyin Kaya ve Fatih Bayhan’la birlikte Arifoğlu ile Elçibey ve Heydar Aliyev üzerine, Azerbaycan hakkında güzel sohbet gerçekleştirdik.

***

Bakü’de kaldığımız 3 gece 4 gün boyunca iklim devamlı değişkenlik gösterdi. Rüzgârlı şehir olarak da bilinen Bakü’de sıcağı da gördük fırtınayı da… İçimizde en tedbirlisi editörümüz Nizameddin Duran Hocamızdı. Güneşten korunmak için şapka bile almıştı yanına. Bakü Türk Anadolu Lisesi’nin açık hava etkinliğinde güneşten epey etkilendiğimi söyleyebilirim.

***

Bakü’deki son etkinlik Hazar Üniversitesi’ndeydi. Burada kültür – sanat editörümüz Cevat Akkanat ile kütüphaneyi aramaya koyulduk.
Kütüphanenin girişinde öğrencilere mahsus olduğu belirten yazıyı gördük. Azerbaycan Türkçesindeki yazılar rahatlıkla okunabiliyor. Beş on dakikalık hassasiyetle pek çok kişi Azerbaycan Türkçesini anlayabilir. Kelimelerin çoğu bizim eski Türkçemiz. Kütüphane sorumlularının bulunduğu bankoya gelip burasının öğrencilere mahsus olduğunu öğrenince giriş için müsaade istedik. Kütüphaneyi rahatlıkla gezebileceğimizi söylediler. Cevat Akkanat ile kitapları ve dergileri incelemeye başladık. Ardından bilgisayar başına geçmek istedik. İşte tam o anda internet gitti. İnternet bağlantısındaki sorunu gidermek adına bize yardımcı olmaya çalışan son sınıf öğrencisi Melek Seyidova ile tanıştık. Yazıya, özellikle hikâye ve şiire meraklı. Safahat’ı, Mehmet Âkif’i ve İstiklal Marşımızı biliyor. Sebilürreşad’ı sordu bize, kısaca anlatmaya çalıştık. Okumaya meraklı, özellikle Türkiye’de çıkan kitaplara. Kardeşi de Ankara’da okuyormuş. Kitaplar rica etti. Dönüşte ilk işimiz ona ve Yunus Emre Enstitüsü’nden Nurane Tağiyeva Hanıma kitap yollamak oldu.

***

Sebilürreşad Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Bayhan ile EkoAvrasya Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren’in girişimleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı, TİKA Bakü ve Yunus Emre Enstitüsü Bakü’nün katkılarıyla gerçekleşen “Âkif’ten Vahabzade’ye İstiklal” etkinliğinin her iki ülke adına önemli olduğunu vurgulamak gerekiyor.


Her iki ülke arasında bağların sıkı olması temennisiyle emeği geçen herkese teşekkürler.

MEHMET POYRAZ
SEBİLÜRREŞAD DERGİSİ MAYIS 2019 SAYI: 1040

14 Nisan 2019 Pazar

Hitler’in intihar nedeni

Benito Mussolini ile Adolf Hitler’in dünya görüşleri benzerlik taşıyordu. Sonları bir şey hariç farklı oldu. Biri öldürüldü, diğeri intihar etti. İki gün arayla her ikisi de can verirken sevgilileri de yanlarında idi. Onlarda öldü. Stalin’in canlı yakalayıp kafes içerisinde şehir şehir dolaştırma hayali ile Mussolini’nin İtalyan komünistlerce hayvan gibi öldürülüp ayaklarından asılması Hitler’i intihara sürüklemiş olabilir mi?

İtalyan lider Benito Mussolini (1883-1945) ile Alman lider Adolf Hitler (1889-1945) İkinci Dünya Savaşı’nda birlikte hareket ediyorlardı. Hatta o dönem İtalya, Almanların koruması altındaydı. Savaş boyunca (1939 – 1945) Nazilerin tatil mekanı da olan İtalya, Hitler’e çok güvenmekte ve Mussolini her zaman Almanya’yı yanında hissetmekteydi. 1945 yılının Şubat ayında korkunç savaşın seyrini değiştirecek planlar, Müttefik (ABD – İngiltere) güçler ile Sovyetler Birliği tarafından kararlı bir şekilde uygulanmaya konmuş harekete geçirilmiştir. 

Sovyet lider Josef Stalin (1873-1953), savaştan kısa bir süre önce saldırmazlık antlaşması imzaladığı, ardından da kendi ülkesine savaş ilan eden Nazi Almanya’sına karşı çok öfkeliydi, özellikle de Hitler’e. İkinci Dünya Savaşı boyunca 70 milyon insan yaşamını yitirirken, bunun 28 milyonu Sovyet vatandaşı idi. 1943’ten itibaren müttefikler Avrupa’nın batısında savaşı sonlandırmak için çaba gösterirken, Sovyetler doğudan ilerleyerek ve Nazileri de geri püskürterek rotalarını Berlin’e çevirmişlerdi. 1943 yılının Temmuz ayından itibaren Sovyetler Birliği askerleri sürekli olarak batıya doğru hareket ediyor, Almanya’nın etrafında yay çizerek Nazileri ablukaya almaya çalışıyordu. Bu durum 1945’in Nisan ayına kadar devam eder. Sovyetlerin askeri birliği Kızılordu askerleri Berlin’e ulaştıklarında takvimler 21 Nisan gününü işaret ediyordu. Sovyet askerleri birkaç gün içerisinde Berlin’in dış mahallerini kontrol altına alır. Askerler her yerde Hitler’i aramaktadır. Sovyet lider Stalin askerlerine Hitler’i canlı yakalamalarını ve Moskova’ya getirmelerini emreder. Bu esnada da Hitler ve sevgilisi Eva Braun (1912 – 1945) Sovyet askerlerinin eline düşmemek için sığınağa kapanmışlardır.

Aynı günlerde İtalya’da ülkenin lideri Mussolini’de sevgilisiyle birlikte kapana kısılmıştır. Hitler ve Mussolini hayatlarının son günlerini yaşamaktadır. Hitler’in peşine Sovyet askerleri düşerken, Mussolini’yi de İtalya’ya giren ABD askerleri ve İtalyan komünistleri aramaktadır. Amerikan askerleri  mahkeme de yargılamak niyetindedir. Fakat İtalyan komünistlerin böyle bir niyeti yoktur. 

Komünistler Mussolini’yi hemen idam etmek derdindedir. İki liderin yine bugünlerde de ortak özelliği aynıdır. Her ikisi de fena halde sıkıştırılmıştır. Kapana ilk düşen Mussolini olur. Komünistler tesadüfen yakalar ve yanında sevgilisi Clara Petacci (1912-1945)’de vardır. Amerikalılar öldürülmemesi için çaba gösterse de 28 Nisan günü bir komünistin otomatik silahından çıkan kurşunlarla Mussolini öldürülür. Kendisine siper olan sevgilisi de kurşunların hedefi olur. Cenazesi Milano’ya getirilen Mussolini ve diğer birkaç yandaşı bir petrol istasyonunda ayaklarından asılarak teşhir edilir. Burası şehrin meydanıdır. Mussolini bir yıl önce aynı yerde 15 komünistin idam emrini vermiştir. İtalya’daki bu trajedi Hitler’e ulaşmıştır. 29 Nisan’da Hitler’in endişesi iyice artar, zira Sovyet askerleri artık her yerdedir. Stalin’in onu canlı istediğini de bilmektedir. İddiaya göre, Hitler’in canlı yakalanıp Rusya’ya getirilmesini hayal eden Stalin, onu kafese koyup ülkesinde şehir şehir dolaştırmak niyetindedir. Bunu Hitler öğrenmiştir.

Zaten paranoyak olan Hitler, bugünlerde iyice azıtır. Kafasına koymuştur yakalanmayacak ve teslim olmayacaktır. İntihar edecektir. Zaten kimi Naziler intihar etmeye başlamıştır. Askerlerinden siyanür ister. Ölüsünün de yakılması talimatını veren Hitler kendisine verilen siyanürün gerçek olup olmadığından da şüphe duyar. Denemek için önce çok sevdiği köpeğine verir siyanürü. Hayvancağız oracıkta can verir. Köpeğin ölümüne çok üzülür. Sonra kendisiyle birlikte intihar etmekte ısrar eden sevgilisine siyanür verir. Kadın da hemen ölür. Hitler son perdenin kapanışını yapar. Silahını çeker ve başından kendisini vurur. Cesedini Nazi askerleri yaksa da Sovyet askerleri bulur ve muhafaza altına alır. Stalin’e Hitler’in ölümü telefonla yazdırılan raporla bildirilir. Raporda ölüm tarihi ve saati şöyledir: 30 Nisan 1945 saat:15.50. 

Hitler’in yakılan cesedi Sovyetlerin yönetiminde olan Doğu Almanya’da uzun süre muhafaza altına alınır. 1970 yılında yanık ceset yok edilir. Kurşun delikli kafatası ise uzun yıllar Moskova’da saklanır. 2000 yılında Moskova’da düzenlenen Nazi sergisinde Hitler’in kafatası da ilk defa ortaya çıkmış olur. Stalin’in hayali ve Mussolini’nin hayvan gibi öldürülmesi Hitler’in intiharında etkilidir diyebiliriz.

Kaynaklar:
1-Hitler Canavarın Ardındaki Adam, Michael Kerrigan, Çev.: Barbaros Uzunköprü, Kronik Kitap, 2019.
2-Hitler’in en büyük korkusu Stalin’e canlı yakalanmak, Hürriyet, 30.04.2000.
3-Stalin, Hitler’in intiharını nasıl öğrendi?, 09.05.2018, https://tr.sputniknews.com/analiz/201805091033359681-stalin-hitler-intihar/ Erişim T.: 01.04.2019

MEHMET POYRAZ

SEBİLÜRREŞAD DERGİSİ NİSAN 2019 SAYI: 1039

14 Mart 2019 Perşembe

Tarihi seyir içinde Heybeliada Ruhban Okulu

Faaliyet gösterdiği 127 yıl boyunca 1000’e yakın mezun veren okul, Kanada’dan Yeni Zelanda’ya, Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar Ortodoks dünyasına hizmet vermiştir. Bu okuldan mezun olan öğrencilerin bir kısmı önemli dini mevkilere de yükselmiştir. 

Antik çağdan bu yana yerleşik hayatın devam ettiği Heybeliada, Osmanlı topraklarına dâhil olduğu sürece kadar türlü badireler atlatmıştır. Ada yağmalanmış, talan edilmiş ve yangınlar görmüştür. 600’üncü yıla doğru manastır inşa edilen Heybeliada kimi vakit aristokratik Bizanslıların sürgün yeridir.

Bizans geleneğinde, sürgün edilen soylular mutlaka bir adaya ve orada bulunan bir manastıra gönderilirdi. Heybeliada da bu sürgün adalardan biriydi.

Bizans sonrası adanın sürgün mekânı özelliği kalmamıştır. Ortodokslar adaya düzenli ziyaretler gerçekleştirir. Bu ziyaretler inanç turizmi çerçevesindedir. Evliya Çelebi, 1600’lü yıllarda adaya yapılan ziyaretleri şöyle tarif eder: “Buradaki ünlü manastırı ziyarete her yıl Konstantinopolis’ten pek çok insan geliyor.” İşte bu ünlü manastır, Ayia Triada Manastırı’dır.

Ada sakinleri en huzurlu günleri Osmanlı döneminde yaşamıştır. Adanın nüfusu Rumlardan ve Türklerden oluşmaktaydı. 1800’lü yıllara gelindiğinde, Fener Rum Patrikhanesi tarafından Ortodoks milletler arasında dini birliği korumak amacıyla adada bir teoloji okulunun açılması kararlaştırıldı. Heybeliada’da, dokuzuncu yüzyılda yaptırılan Ayia Triada Manastırı, dönemin Patriği 4. Germanos tarafından 1 Ekim 1844 tarihinde Heybeliada Ruhban Okulu’na dönüştürüldü.

Heybeliada Ruhban Okulu’nun en önemli özelliği, Atina Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kurulmasının ardından akademik düzeyde eğitim veren ilk okul olmasıydı. Sadece Ortodokslara yönelik bir okul olan Heybeliada Ruhban Okulu 1894 yılında meydana gelen depremle yıkılır. II.Abdühamid’in izniyle okul yeniden onarılarak 1896 yılında faaliyetine kaldığı yerden devam eder.
1964 yılına kadar, İngiltere’den, Mısır’dan, Etiyopya’dan, Suriye’den öğrenci kabul eden okul 1971 yılında yasa ile kapatılır. Kapanmasına neden olan yasa sadece bu okulu kapsamıyordu. Türkiye genelinde faaliyet gösteren birçok özel okul bahsettiğimiz bu yasayla devlet bünyesine alınmıştı. Heybeliada Ruhban Okulu’nun da emsali bulunmadığından, statüsü de tam net olmadığında kapatılmasına gidilir.

Faaliyet gösterdiği 127 yıl boyunca 1000’e yakın mezun veren okul, Kanada’dan Yeni Zelanda’ya, Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar Ortodoks dünyasına hizmet vermiştir. Bu okuldan mezun olan öğrencilerin bir kısmı önemli dini mevkilere de yükselmiştir.

2000’li yılların başında Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden eğitim ve öğretime açılması gündeme gelir. Okulun açılması düşüncesi o dönem yürütülen AB müzakereleri kapsamında oluşur. Okulun bağlı olduğu Fener Rum Patrikhanesi’nin avukatı Kezban Hatemi eğitim ve öğretime açılmasının şiddetli taraftarıdır ve işi Lozan’a kadar dayandırır:

“Okul kapatılmadan önce de aynı prosedüre uygun olarak eğitim veriyordu. Bu Lozan Antlaşması’nın tanıdığı doğal bir haktır. Milli Eğitim Bakanlığı da bunu uygulayacaktır.”

Milli Eğitim Bakanlığı okulun denetlenmesinin mümkün olamayacağını ileri sürerek, yetkili kurumun YÖK olduğuna işaret eder.

Dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç ise okul üzerinde otorite kuramayacaklarını belirtir. Teziç başında olduğu kurumun temel hükümleri olduğunu söyleyerek okulun kendilerine verilmesine karşı çıkar:

“YÖK Yasası’nın temel hükümleri var. Atatürk ilkelerine bağlılık gibi. Ruhban Okulu’nun bu ilkelere uymasını nasıl sağlayacağız.”

Elbette bu görüşmeler bir dönem gerçekleşen AB uyum çalışmaları esnasında, 2004 ve 2005 yıllarında meydana gelmiştir. Bu yaşananlardan beş yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama 2009 yılının Nisan ayında Türkiye’ye ziyaret gerçekleştirir. Tam da bu sıralarda Yunanistan’da yayımlanan Eleftheros Tipos gazetesinin 26 Mart 2009 tarihli nüshasında şu başlıklı bir haber çıkar:

“Obama’nın İstanbul ziyaretinde Heybeliada için umut’’

ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinden 10 yıl sonra, 2019 yılının başlarında, Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras Türkiye’ye gelir ve Heybeliada Ruhban Okulu’nu ziyaret eder.

Çipras’ın Heybeliada ziyaretinin ardından, geçtiğimiz Şubat ayında eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, Yunanistan devlet haber ajansına verdiği demeçte okulun açılabileceğine değinir. Günümüzde turistik gezilere açık olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden faaliyete geçmesi adına ABD lobi çalışmalarına devam ediyor.

Bizans’ın takipçileri tarafından bir din merkezi haline getirilmeye çalışılan ve onların nazarında bir sembol gibi duran, Heybeliada’daki Ortodoks hareketin ileride bir tehlike olacağına daha 1913 yılında farkına varan Sebîlürreşad’ın, işte bu yüzden burada bir İslam Okulu açma girişimlerini takdirle karşılamak gerekiyor.

SEBİLÜRREŞAD DERGİSİ MART 2019 SAYI:1038